13 Kasım 2013

Kaçıyor muyuz? Kovalıyor muyuz?

Günümüzün en büyük yalanlarının “demokrasi insan hak ve hürriyetleri” başlığı altında söylendiğini söylesem yanılmış olmam diye düşünüyorum. Çünkü bu kavramları konuşmaya/tartışmaya başladığımız anda ne kadar subjektif olgu varsa önünüze konur ısıtılır tekrar konur.

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baktığımda cumhuriyet için şu anlamı verir:  Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi. Demokrasinin anlamına baktığımızda ise  Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi der. Bunları ne için anlattığımı detaylıca açıklayacağım.

Bilinen bir yorum vardır her cumhuriyet demokratik değildir der. Doğrudur. Ama yukarda sözlükten alıntıladığım kelime anlamlarında demokrasi ve cumhuriyet arasındaki farkın anlaşılması mümkün değildir. Bunun en büyük örneği diktatörlüklerdir. Bizim cumhuriyet tarihimiz 1923’te başlar ama demokrasi tarihimiz çok daha geridedir. Ama en kötü ihtimalle aynı tarihlerde olduklarını bile varsayarsak aradan doksan sene gibi uzun bir sürenin geçtiğini görürüz.

Peki neden hala tartışılır bazı şeyler?

Bu soruyu kendime ilk sorduğumda cevabı bulabilmek için bu iki kavrama hala vȃkıf olmadığımı düşündüm. Peki kavram ne? Peki ya vȃkıf ne demek? Rastgele çevirdiğimiz insanlara yada öğrencilere bu kelimelerin anlamlarını sorsak ne kadar tatmin edici cevaplar alırız? Yoksa birbirimizi anlamamamızın nedeni daha tartıştığımız kavramlara vȃkıf olamamak mı?

Biraz daha derine inmek istiyorum. Bugünün tartışma konuları dedik en başta demokrasi, cumhuriyet, özgürlükler, insan hakları. Bu kavramların bize getirdikleri bize kazandırdıkları hep önde servis edilen şeyler oldu. Peki gerçekten insanoğlu servis edilen şeyleri mi istiyor yoksa aradığı istediği başka şeyler mi var. Hadi örnek vereyim bu noktada. Dünya tarihinde bugüne kadar gelmiş istisnasız her yönetim sisteminin avantajları olduğu gibi dezavantajları da oldu. İster cumhuriyet olsun iter monarşi mutlakiyet teokrasi aklınıza ne gelirse. Yanıbaşınızda bir devlet var farzedelim krallıkla yönetiliyor. Ülkede refah seviyesi çok yüksek, adalet çok iyi uygulanıyor gecenin hangi saati olursa olsun bir kadın sokakta yalnız gezecek kadar güvenli ama krallık var. Öte yanda halkın seçimlere gittiği ama yolsuzluk ve adaletsizliğin had safhada olduğu bir ülke. Samimiyetle cavaplayın hangisini tercih edeceğinizi. Burada iki sistem karşılaştırması gibi bir şeyden söz etmiyorum. Burada insanların hayatlarına koyduğu öncelik sıralarından bahsediyorum öncelik sırasına vurgu yapıyorum. Yani ne cumhuriyet ne krallık ne demokrasi ne sistem ne çiçekli başörtülü parklarda oturanlar ne gezinenler ne açılmalar ne saçılmalar insanoğlunun temelde isteyebileceği en önemli şeylere vurgu yapıyorum. Adalet, refah, huzur hepsi bu.

Biraz daha açalım mı konuyu. Şöyle ki yazının başında subjektif olgulardan tartışmalar yaşandığını söyledik. Tartışma ortamlarına ulaşmak kolay olunca herkes belli belirsiz ne düşünüyorsa söyledi ortaya ne olduğu belirsiz bir karışım çıktı. Ben bütün bu karışımın iki ana sebepten çıktığını düşünmekteyim. Birey mi toplum mu? İkisi arasındaki denge?


Birey ve toplum. Tam böyle sıkıcı bir sempozyum ismi gibi duruyor. Şimdi bireyler birleşir toplumu oluşturur dersek aristo mantığı olur ki yanılgıya düşeriz. En az doğu ile batı kadar farklı iki kavramdır birey ve toplum. Can alıcı soru şu bireyin özgürlüğü mü toplumun huzuru mu. Batı toplumlarının en büyük filmidir bireyin özgürlüğü. Çünkü bu adımı attığınız anda diğer adımlar gelir. Rekabet, hırs, harcama, reklam, onsekizini geçtim ailem karışamaz reğliği, kadının iş hayatına girmesi, moda hep bireysel şeylerdir hedefine bireyleri koyar. Doğu toplumları öyle değildir. Özellikle İslam hiç değildir. Emrettiği ibadeti bile cemaatle yapmayı teşvik eden bir din bireysel olabilir mi sizce. Bi tarafın vaat ettiği haz ötekinin huzur. Bugünün tartışmalarının hepsinin en temel noktası budur. Rahmetli Erbakan hocanın oniki eylül öncesi meşhur Konya mitinginde biri ȃmȃ iki arkadaş beraber mitingi izlerken olaylar çıkıyor polisler kovalıyor bunları falan. Gören eleman ȃmȃyı kolundan tuttuğu gibi beraber koşmaya başlıyorlar. ȃmȃ tabi olayları çözemiyor birazda yorgunluk çökünce bu sefer soruyor birader kaçıyor muyuz kovalıyor muyuz.  Şimdi bizim her şeyden önce bi karar vermemiz lazım. Kaçacak mıyız kovalayacak mıyız. Bütün bu tartışmaları ona göre yapalım. 

2 yorum:

İbrahim Bestil dedi ki...

Kaçsak da kovalasak da eleştirileceğiz üstadım. Herzaman hak söze kahreden, bağnazlar bulunacak. Peki ben soruyorum, biz ne zaman ümmet bilincine akıl erdireceğiz?

kemal korucu dedi ki...

Eskisinden iyiyiz ibrahim. Umudunu yitirme.