9 Temmuz 2014

Bir Adam Ramazanda İki Defa Vurulur

Ömrümün neredeyse yarısını ailemden uzakta geçirdim. Benim yaşımda bir erkek için bir hayli meşakkatli bir hayat. Tahmin edersiniz ki en zor geçen dönemler ramazan aylarıdır. İşin fiziksel güçlüğü bir yana manen üzerinizde büyük bir yük vardır. Aileden uzak yapılan iftarlar tadını bulamadığın yemekler bazen yalnızlıklar. Hiç bir şey hiç bir şeyin yerini tutmaz. Bazı günler evinizin sessizliğinin ezanla bozulduğunu hissedersiniz. İftara yetiştiremediğin yemekler olur. Anneler mesela her zaman ne kadar yemek yapılması gerektiğini tuttururlar. Hızlıca yemeği yiyip biran önce sokağa çıkmak istersiniz biriken bulaşıklar moralinizi bozar. Zordur bir erkek için aileden uzak ramazanlar.

Benim yaşımda bir erkek artık evine dönmeyeceğini bilir. Ramazan baba evine üç gün misafir olmanın adıdır. Ramazan artık kendi aileni kurman gerektiğinin fiiliyata dönüşmüş baskısıdır. Aynadaki görüntünüzden iyi bir aparkat yemenizdir. Zaten oruç kafayı sağlam sersemletir.

Bir adam ramazanda iki defa vurulur.

"Beraber bir akşam iftar yapalım mı?"

Işte bir erkeğe gelen en zor soru. Hiç bir zaman sadece bir iftar yapmayı anlatmaz. Artık beraber kendi evimizde iftar yapalım demektir. Sana iftarı ben hazırlamalıyım artık demektir. Mutfağın artık temiz olmalı demektir. Teravihe beraber gidelim demektir. Cami çıkışında beni bekle demektir (hatta sigara içmenize bile izin vardır beklerken) 

Bir adam ramazanda iki defa vurulur.

-Beraber iftar yapalım mı?
-Keşke her gün yapabilsek...

28 Haziran 2014

Ramazan ve Ekonomi

Sanayi devriminin en büyük mirası insanlığa bıraktığı iki cümle olmuştur. Bu iki cümle temelde insanı ikiye ayırdı ve ayrılan bu iki insanın kurdukları cümlelerin üstüne batı ekonomisi inşa edildi. Önce bu iki cümleden bahsedelim ve konuyu biraz daha açalım. Birinci cümle “kazanıyorum öyleyse harcamalıyım” ikinci cümlede “harcamam lazım o halde kazanmalıyım”

Sanayi devriminden önce ürün emek isteyen zaman isteyen bir şeydi. Tamamlanması bir ay olan bir ürün yaptınız sattınız kazandığınız para sizin bir aylık geliriniz oldu. Düşünün ki o üründen günde bir tane ürettiniz. Birinci soru şu kime satıcam. Velev ki sattınız bu parayla napıcaksınız. İşte bu sorunun cevabı dünyanın kaderini değiştirdi. Şöyle ki para denilen olgu tek başına bir değere sahip değildir. Paranın değeri ne ile ölçülür ederiyle. Aç kaldığında parayı büküp yiyen birini görmediyseniz yazının devamını okuyabilirsiniz. İşte bu kazanılan parayı harcama güdüsü yani eder ürünle parayı takas etme isteği ortaya günümüz sistemini çıkardı. Benim parayı takas edebileceğim bir ürün olmalı ve o ürün seri bir şekilde bana ulaşabilmeli yetmeli. Buda sizin ürettiğiniz ürün dışında diğer alanlarda bir sektörün oluşmasına yol açtı. “kazanıyorum öyleyse harcamalıyım” diyen bu birinci kısım insanlar daha çok kazanmak için daha çok ürettiler daha az zamanda daha çok. Ama şöyle bir sorunları vardı bu daha çok ürün kime satılcak. İşte burada ikinci cümle devreye girdi. “harcamam lazım o halde kazanmalıyım” diyen ikinci kısım insanlar parayı kazanmanın yollarına düştü ve bunların büyük kısmıda birinci kısım insanların fabrikalarında işe girdi. işin hikayeleştirilmiş kısmı bu olsa da bu durum iki yüz yıldır önümüze konulan sistemin temeliydi ve bütün ekonomik tartışmalar bu sistemi nasıl iyi hale (siz burayı nasıl birinci kısımdakilerin lehine diye okuyun) getiririz üzerine yapıldı.

Son günlerde politik haberlerde dikkatimi çeken bir şey vardı. Merkez Bankası başkanının faiz indiriminde cimri davranması ve hükümet kanadının buna itirazı şeklinde özet geçildi basında. İktisatçılar bile bölünmüş biri diyor fisher  eğrisi diğeri diyor üretim odaklı ekonomi. Aslında en büyük magazini bilim adamları takip ediyor. Hakim moda neyse onu savunuyorlar. 1900 lü yılların başında da adam smith in teorisi revaçtaydı ama dünya büyük buhranı yaşadı. Ama hiçbir tartışma o başta yazdığımız sanayi devrimin bize bıraktığı mirasa ters düşmedi. Peki bunun sorumlusu kim?

Oturduğu yerden insanlarla konuşan oturduğu yerden faturalarını ödeyen oturduğu yerden alışverişini yapan hatta oturduğu yerden yemeğini söyleyen sonrada aldığı kiloları vermek için spor aletlerine spor salonlarına para veren canlıya ne denir? Tabiî ki insan. Bir hafta denizde yüzücem diye bütün sene daha çok çalışana ne denir peki? Daha fazla giyincem daha yeni teknoloji kullanıcam daha iyi arabaya binicem daha büyük evde yaşıycam diye daha çok çalışana ne denir peki?

Konudan konuya atlayalım mı? Gelin bu yazdıklarım burada dursun hazır ramazan girmişken biraz ramazandan bahsedelim.

Ramazan görünen yüzüyle açlık ve susuzluğa dayanmadır. Belirli saatlerde yeme içmeyi belirli bir saate kadar kesersin. Tabi bu olması gereken yeter şarttır birde tutulan orucu kemale erdiren güzelleştiren şeyler vardır. Gözlerini haramdan sakınırsın kuran okur maneviyatla dolarsın. Dostlarla beraber yaptığın bir iftar sofrası vardır. Hatta oruçluyu iftar ettirmenin büyük ecri vardır. Genel bir kuralı olmasada zekatta ramazan ayında verilir. Derin anlamlara inersek ramazan ileriki onbir ay için yeniden sarj olmaktır. Kalan onbir ay nasıl yaşanılması gerektiğine hazırlanmaktır. Senenin kalan bölümleri için idman antreman yapmaktır.

TÜM EKONOMİK MODELLERİN KARŞISINA RAMAZAN MODELİYLE ÇIKIYORUM


Evet ekonomiye ramazan modelini öneriyorum. Çünkü oruç birebir ekonominin kendisidir bir ekonomik modeldir. Ramazan ekonomisi demek tüm bu israf sektörüne daha fazlasını isteyen ekonomiye hayır ben orucum önüme bu kadar yemek/ürün koymana gerek yok yemicem/almıycam diyebilmektir. Ramazan ekonomisi demek daha fazla doymak daha fazla yemek için çırpınmak/kendinden üstün olana özenmek yerine aç kalanların/senden alta yaşayanların halinden anlayabilmektir. Ramazan ekonomisi aslında o hayatın yaşanılabileceğinin göstergesi demektir. 

13 Nisan 2014

Bırakıp Gitmelere

-Seninle aynı gökyüzüne bakacağız değil mi?
-Eminim ben kuşlara bakacağım sen bulutlara.
-!... varınca ara beni olur mu?
-Tamam. Kal sağlıcakla 
-Güle güle hayırlı yolculuklar.

Bakarsın bakarsın bakakalırsın. Belki bir otobüsün arkasından belki bir tren. Bakışların hiç bitmez ama. Özledikçe fotoğraflara bakarsın, altında dolaştığın gökyüzüne, çay bardağına, evlilik hayali kurduğunuz mağaza vitrinlerine, hediye edilmiş kitaplara, izlemekten keyif aldığınız filmlere, mektuplarını sakladığın kilitli dolaba kısaca onu hatırlatan ne varsa bakarsın iç geçirerek. Beklemek zordur ama beklemek bizim kaderimizdir. Yıllarca kısmetini beklemek bulunca düğünü beklemek, akşama evde kocanın işten dönmesini beklemek, çocuğunun okuldan dönmesini beklemek, oğlunun askerden dönmesini beklemek ama hep beklemek. Kızların, kadınların, anaların kaderidir bu coğrafyada beklemek. Bekleyişlerin en zorudur gidenin dönmesini beklemek. Gidenin arkasından bakakalmaktır. Kalakalmaktır öyle bir başına, güçsüz. Gitmesen olmaz mı diyememenin verdiği yutkunmadır. Gitmesen olmaz mıydı ha gitmesen olmaz mıydı?

Gitmek kolay mı? Hep arkada kalır gözlerin. 
-Molayı nerde vereceğiz abi
-Boluda abi ilk mola 
-Puff ! Daha üç-üç buçuk saat var.

Siz bir kere  gittiniz mi saatler bozulur. Bir erkeğin en zor anıdır gitmek. Yalnız kalsa oturup ağlayacaktır ama belli etmemeye çalışır o an. Titreyen otobüs camlarıdır  gitmek. Otobüse binen çiftlere küfretmektir. Yanına bir hanzo oturursa iki kere küfretmektir bide o hanzo horluyorsa gidene kadar küfretmektir gitmek. Yanında hızlıca geçtiğin evlerdir ağaçlardır, bitmek bilmeyen yol çizgileridir, kendini avutmak için yaktığın ilk mola sigarasıdır. (Boluda soğuk olur eser şimdi.) Gitmek kolay mı. Bir gün gidersen her şeyi geride bırakıp gidersin. Tabelalar nüfusları hep bir eksik gösterir. Basit bir rakam değildir o. içinde geçmişini barındırır anılarını barındırır hayallerini barındırır. 

-Geldim ben.
-yol yorgunusundur iyi bi dinlen bugün.


Alışabilir mi insan beklemeye. Elektrik olmasa karanlığa alışabilir misiniz. Güneş olmasa geceye alışabilir misiniz. Baktığınız yerde yediğiniz yemekte yürüdüğünüz yolda olmamasına alışabilir misiniz.

Gittiğin şehre yabancı olmaktır gitmek. Boş boş dalgın dalgın adımlamaktır kaldırımları. Baktığın yüzleri benzetmendir. Ucuz çay ocağıdır. Ertesi günkü işini düşünmeden geç yatmandır uyku tutmamasıdır. 


-Kaldı üç ayım. Artık sayılı gündeyiz çabuk geçer.
-Üç yıl geçti üç ay ne ki.
-Söz veriyorum bir daha gitmeyeceğim.

8 Nisan 2014

Fransızca Dersleri

André Chénier i tanıyor musunuz? 
Genç yaşta ölen bir şair daha doğrusu öldürülen bir şair. Üstelik bu topraklarda İstanbul'da doğan İstanbul'un havasını soluyan bir şair. 
Küçük yaşta doğduğu şehre veda eder babasının ülkesi fransaya gider.
Vakitler onsekizinci yüzyılın ikinci yarısıdır. fransa karışıktır devrimin sesleri işitilir olmuştur. 
Sıkı bir devrim yanlısıdır André Chénier. 
1789 olur devrim yapılır. 
Vakit kraldan intikam alma vaktidir giyotinler kurulur. 
O sırada kalabalıklardan bir ses yükselir
"Durun bir dakika! Hiç bir suç ölüm cezasını gerektirecek kadar büyük değildir." 
Bu sözler André Chénier'in sonunu hazırlamaktan başka birşeye yaramaz. Her ne kadar o 
ben kralın idamına değil idamın kendisine karşıyım desede kralcılıkla suçlanır. 
Önce hapse atılır herkes savunma yazarken o şiirler yazar.
25 temmuz 1794'te de giyotinle idam edilir. Ne ironi ama değil mi? 
İdama karşı olmanın bedelini idam edilerek ödemek. 
Socrates yıllar önce idam edileceğinde karısı ona seni nedensiz yere öldürecekler diyerek ağlar.
Ne yani bi nedeni olsaydı daha mı iyiydi diye cevap verir socrates yüzyıllar önce.
Onun için sorun canını yitirmek değil insanlık onurunu yitirmekti. Bunun için söyledi bir 
nedeni olsa daha mı iyiydi. 
Bugün André Chénier i idam edenlerin hiç birisinin ismi anılmıyor. Bugün socratesi idam eden atinalı 
o beşyüz hakimin hiç birisinin ismi bilinmiyor. 
socratesten yüzyıllar sonra bugün bir kez daha insanlık onurunu mısırda yitirmek üzere.
mısırda 529 idam kararı var. 
André Chénier kadar cesur olamadık. Ne dinimizin ne müslüman kardeşliğimizin bedelini ödedik.
Bir fransızın geçtiği bu dersten kalmadan çok geç olmadan durun bir dakika diyelim. Hep beraber  
Sözlerimi André Chénier in idamından hemen önce hapiste yazdığı şiirle bitireceğim

canlanır son ışık ve tatlı rüzgarlar gibi, 
gözümde güzel günler 
dibinde giyotinin üflerim neyimi
deyip neylersin kader.
ölüm uykusuyla kapanacak gözlerim,
gideceğim bir anda
yazacağım son şiirlerimdir bunlar benim
dört duvar arasında.
ölüm habercisi karakura neferini
alacak askerler orada.
adimla dolduracak karanlık dehlizleri
ah bense tek başıma.
dolup dolaşıyorum serseri başımda yıldırımlar,
yok bir dost beni bilir
ve dudaklarımda hep yarım kalmış mısralar
bileklerimde zincir.
bir gün meleyen kuzu demez, 
bakarsın ölüm kapıyı çalar.
para, pul, dost; bunda kimsenin,
sen de anlarsın olmaz talihi yarın
düşünmeden kendimi, çürüyüp gideceğim 
bu karanlık çukurda.
benim de kaderim bu, orada bekleyeceğim 
alışalım unutmaya !

6 Mart 2014

iyi geceler

Gece vakti bir hüzün kaplar içimi. sigara dumanına karışır yalnızlığım. her fırtta sona yaklaşır ömrüm. yorgan soğuk şehir soğuk yüzler soğuk.